Sayfalar

14 Haziran 2010 Pazartesi

Enerji mimarlığı

İnşaat Dünyası dergisinin Haziran 2009 sayısı için yazdığım derlemedir:



Çevresel sorunların son zamanda olağanüstü artış göstermesi ve enerjiye olan talebin artması, mühendislik ve mimariyi yeni çözüm yolları aramaya itiyor. Enerji üretiminin önemli bir bölümünün binalarda gerçekleşmesi sebebiyle binaların enerji performansını arttırmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek kaçınılmaz bir hale geliyor. Birleşmiş Milletler 1972 yılında Stockholm Bildirgesi ile çevresel sorunların evrenselliğini kabul etti ve yeni teknolojilerin gerekliliğinin ortaya koydu. 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü kapsamında da küresel ısınmanın sebebi olan CO2 salınımının azaltılması yönünde kararlar alınması gerekiyor. Bilindiği gibi Türkiye’nin CO2 salınımı her geçen sene artıyor. Son verilere göre Türkiye’de kişi başına karbon salınımı 4,5 ton ve bu miktar bir tedbir alınmadığı takdirde her geçen gün artma eğiliminde.

Hidroelektrik Santraller – Sorun mu, Çözüm mü?


Cumhuriyetin ilk yıllarında artan sanayileşme ile birlikte Türkiye’deki en önemli sorunlardan birisi enerji açığının karşılanması oldu. Bu amaçla 1935 yılında Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü (EİE), Türkiye’deki elektrik enerjisi üretim imkânlarını araştırmak için kuruldu. Yapılan çalışmalar sonucunda 1950’li yılların başında Türkiye’de toplam kurulu güç 400 MW düzeyindeyken, EİE’nin 2009 sonu verilerine göre, şu anda sadece işletmedeki 172 HES’in toplam kurulu gücü 13 bin 700 MW seviyesinde. Üretim yapan tüm santrallerin toplam kurulu gücü ise çoktan 40 bin MW sınırını geçti. Bunun yanında 8 bin 600 MW Kurulu güce sahip hidroelektrik santraller ise şu an inşa halinde. Yapılan çalışmalara göre şu an Türkiye’deki hidroelektrik enerji potansiyeli ise 45 bin MW’a ulaşıyor.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Bilmem kaç ayın sultanı

Futbolun kalbi sonunda Afrika'da atmaya başlayacak. Vuvuzelalı günler bizi bekliyor ve o sinir bozucu sese ne kadar dayanırız bilmiyoruz.
Organizasyonun PR sorunu olduğu ve dünyayı kupa atmosferine sokamadığı kesin ama ilk düdük çalınca değişir muhtemelen her şey. Bakalım kaç maçı takip edebileceğiz. İş gereği günün ilk iki maçını izleyemeyeceğim. O yüzden 21:30 maçları umarım bol gollü ve zevkli olur.

Bir ay sonunda kim kaldırır kupayı?
Mantığım favori İspanya, plase İngiltere diyor ama diğer yandan da Arjantin ve Fildişi'nin sürprizlerine seviniyor olacağız.

8 Haziran 2010 Salı

working class hero

İlk olarak kimsenin sevdiği için politika yaptığını düşünmüyorum. Politika bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor ve “mecburen” kendimizi sokakta buluyoruz.
İlginç bir politika yolculuğum olduğunu düşünüyorum esasında. Yıllarca aldığın eğitim sonrasında Kemalist olarak yetişen kuşağın bir temsilcisi olarak AKP’ye bakışım 2007 yılına kadar “bunlar şeriatçı kardeşim” ve “fırsatını bulsalar kesecekler” bizi şeklindeydi.
Ve –daha sonra Mihri Belli’nin teorize ettiği şekliyle- Kemalizm ve sosyalizm arasında bir adım olduğunu sananlardandım. Ta ki Hrant’ın katledilmesine kadar. O güne kadar orta sınıf bir ailenin Hanefi geleneğine göre yetişmiş Kemalist bir bireyi olarak ilk kez kendimden rahatsız oldum.
DSİP’le tanışmam ise bu sürecin sonunda oldu ve yaklaşık olarak 2 yıldır örgütlüyüm.
Şimdi gelelim bu postun neden yazıldığına.
Son bir ayda fark ettiğim kadarıyla Türkiye’de günce l politika içinde bulunmak çok meşakkatli bir uğraş.
Bir ay kadar önce Zonguldak’tan istifa edip İstanbul’a döndüğümden beri neler olmuş bir düşünüyorum da:
• Anayasa tartışmaları
• Nükleer ihalesi
• İran’la uranyum takası anlaşması
• Zonguldak’ta maden faciası
• Ermeni soykırımı tartışmaları
• Baykal’ın seks kaseti
• Muğla’da faşist saldırı
• Gazze’ye giden konvoya İsrail’in saldırısı vs.
Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Blogu açmamın esas nedeni değişik yerlere yazdığım yazıları yayınlamaktı ancak bırakın yayınlamayı, yazamadım bile.
Neyse efendim zamanında return of the activist demişiz ama working class hero olduk yeniden.

İzleyiciler