Sayfalar
8 Ekim 2010 Cuma
Cuma neşesi - Apaçi Stayla
İstanbul'dan Ankara'ya yeni taşınmış birisi olarak en büyük korkum bu arkadaşlardı. Neyse ki henüz böyle tiplerle karşılaşmadım ancak bu karşılaşmayacağım anlamına gelmez.
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Tekirdağ, Antalya, İstanbul, Ankara..

21 Temmuz 2010 Çarşamba
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Seni sevmeyen ölsün be
14 Haziran 2010 Pazartesi
Enerji mimarlığı
Çevresel sorunların son zamanda olağanüstü artış göstermesi ve enerjiye olan talebin artması, mühendislik ve mimariyi yeni çözüm yolları aramaya itiyor. Enerji üretiminin önemli bir bölümünün binalarda gerçekleşmesi sebebiyle binaların enerji performansını arttırmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek kaçınılmaz bir hale geliyor. Birleşmiş Milletler 1972 yılında Stockholm Bildirgesi ile çevresel sorunların evrenselliğini kabul etti ve yeni teknolojilerin gerekliliğinin ortaya koydu. 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü kapsamında da küresel ısınmanın sebebi olan CO2 salınımının azaltılması yönünde kararlar alınması gerekiyor. Bilindiği gibi Türkiye’nin CO2 salınımı her geçen sene artıyor. Son verilere göre Türkiye’de kişi başına karbon salınımı 4,5 ton ve bu miktar bir tedbir alınmadığı takdirde her geçen gün artma eğiliminde.
Hidroelektrik Santraller – Sorun mu, Çözüm mü?
9 Haziran 2010 Çarşamba
Bilmem kaç ayın sultanı
Futbolun kalbi sonunda Afrika'da atmaya başlayacak. Vuvuzelalı günler bizi bekliyor ve o sinir bozucu sese ne kadar dayanırız bilmiyoruz. 8 Haziran 2010 Salı
working class hero
İlginç bir politika yolculuğum olduğunu düşünüyorum esasında. Yıllarca aldığın eğitim sonrasında Kemalist olarak yetişen kuşağın bir temsilcisi olarak AKP’ye bakışım 2007 yılına kadar “bunlar şeriatçı kardeşim” ve “fırsatını bulsalar kesecekler” bizi şeklindeydi.
Ve –daha sonra Mihri Belli’nin teorize ettiği şekliyle- Kemalizm ve sosyalizm arasında bir adım olduğunu sananlardandım. Ta ki Hrant’ın katledilmesine kadar. O güne kadar orta sınıf bir ailenin Hanefi geleneğine göre yetişmiş Kemalist bir bireyi olarak ilk kez kendimden rahatsız oldum.
DSİP’le tanışmam ise bu sürecin sonunda oldu ve yaklaşık olarak 2 yıldır örgütlüyüm.
Şimdi gelelim bu postun neden yazıldığına.
Son bir ayda fark ettiğim kadarıyla Türkiye’de günce l politika içinde bulunmak çok meşakkatli bir uğraş.
Bir ay kadar önce Zonguldak’tan istifa edip İstanbul’a döndüğümden beri neler olmuş bir düşünüyorum da:
• Anayasa tartışmaları
• Nükleer ihalesi
• İran’la uranyum takası anlaşması
• Zonguldak’ta maden faciası
• Ermeni soykırımı tartışmaları
• Baykal’ın seks kaseti
• Muğla’da faşist saldırı
• Gazze’ye giden konvoya İsrail’in saldırısı vs.
Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Blogu açmamın esas nedeni değişik yerlere yazdığım yazıları yayınlamaktı ancak bırakın yayınlamayı, yazamadım bile.
Neyse efendim zamanında return of the activist demişiz ama working class hero olduk yeniden.
20 Mayıs 2010 Perşembe
10 Mayıs 2010 Pazartesi
8 Mayıs 2010 Cumartesi
4 Mayıs 2010 Salı
Askeri vesayete sahip çıkan milletvekilleri

Son günlerde tüm Türkiye, Ankara’ya kilitlendi. AKP tarafından meclise sunulan ve 2. tur oylamaları halen devam eden anayasa değişikliği paketi halkı ikiye bölmüş durumda. Bir yanda 1982 Anayasası’nın değiştirilmesini isteyenler, diğer yanda 12 Eylül’ün dayattığı askeri vesayetin devamını isteyenler.
Toplumun önemli bir kesimi anayasanın değiştirilmesinin isterken, hiç de azımsanmayacak bir kesim bu anayasanın tamamen çöpe gönderilip, sivil bir anayasa yapılmasını istiyor.
Yapılan anketlerde halkın yüzde 60’ının anayasa değişiklik paketinin desteklediği bilinmesine rağmen ilk günden itibaren CHP ve MHP bu değişikliğe karşı olduklarını açıklayarak tavırlarını net bir şekilde ortaya koydular. Görüşmelerin ilk turunda CHP ve MHP’nin tüm engelleme taktiklerine rağmen paketin tüm maddeleri, referandum sınırı olan 330 ve üzerinde oy aldı ve görüşmelerin ikinci turuna geçildi. Halkın oylarıyla meclise girmiş temsilciler, halkın isteğine karşı tutum almakta bir mahzur görmediler.
Pazartesi (3 Mayıs)günü yaşanan bir gelişme ise bu durumu daha net bir şekilde ortaya koyuyor. Siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıracak olan anayasa değişikliğinin 8. maddesi ikinci tur oylamasında aldığı 327 oyla paketten düştü. Bu karara göre Anayasa Mahkemesi, Demokles’in kılıcı gibi siyası partilerin üzerinde sallanmaya devam edecek. Anayasa Mahkemesi kurulduğu 1963 yılından beri 27 siyasi partiyi değişik gerekçelerle kapattı.
Artık açık bir şekilde görülüyor ki bu pakete meclis sahip çıkmıyor, halk sahip çıkmalı. Kısmen de olsa bizi 1982 Anayasası’ndan kurtaracak olan bu pakete desteğini sürdürürken, yeni, sivil, demokratik bir anayasa talebini dile getirmeli.
Bu anayasa, toplumun tüm kesimlerini buldozer gibi ezen 1980 askeri darbesinin anayasasıdır ve milletvekilleri anayasayı değiştirecek iradeye sahip değiller.
Biz sosyalistler bu anayasa değişikliği paketinin arkasında dururken, sivil bir anayasa ihtiyacını görmezden gelmiyoruz. 10 Nisan günü Kadıköy Meydanı’nda “Sivil ve Demokratik Anayasa Platformu” tarafından örgütlenen mitingin gösterdiği üzere “12 Eylül Anayasası çöpe” diyoruz.
Bu yazı marksist.org sitesi için yazılmıştır.
2 Mayıs 2010 Pazar
I am not a man, I am Cantona
22 Nisan 2010 Perşembe
21 Nisan 2010 Çarşamba
Reforms = Chloroform
20 Nisan 2010 Salı
Renkli Devrimler çağı bitti

2003 yılında eski Sovyet Cumhuriyetlerinde başlayan devrim hareketlerinin ömrü çok kısa oldu. 2003 yılında Gürcistan’da başlayan ayaklanma sonucunda “Gül Devrimi” gerçekleşmiş ve Michael Saakaşvili iktidara geldi. Saakaşvili geride kalan sürede ülkesini yolsuzluk bataklığına saplarken, Osetya sorunu nedeniyle ülkesini de savaşa sürüklemekten geri kalmadı.
Saakaşvili’nin “Gül Devrimi”ni ardından bir diğer Karadeniz ülkesi olan Ukrayna’da da hükümet devrildi. 2004 yılı sonunda yapılan başkanlık seçimlerine hile karıştırıldığını iddia eden muhalif lider Victor Yuşçenko, seçimi kaybetmesinin ardından tüm destekçilerini sokağa çıkmaya çağırmış ve 2 ay süren olayların sonunda iktidarı ele geçirmişti. Yuşçenko’nun kampanyası boyunca Turuncu rengi kullanması sebebiyle Ukrayna’daki bu olaylar “Turuncu Devrim” olarak adlandırıldı. Ancak Yuşçenko’nun adı da yolsuzluklara karıştı ve bu sene başında yapılan seçimleri kaybetti.
Aynı dönemde Kırgızistan’da da Asker Akayev “Lale Devrimi” uzaklaştırılmış ve yerine Kurmanbek Bakıyev gelmişti. 2005 yılında iktidara gelen Bakıyev koltuğunda sadece 5 sene oturabildi.
Lale Devrimi'nin sonu
Kırgızistan’da yaklaşık 15 gün önce halk sokağa indi, polisle çatıştı, hükümeti devirdi. Sonunda devlet başkanı Bakıyev ülkeden kaçmak zorunda kaldı. 2005 yılında “Lale Devrimi” ile başa gelen Bakıyev’in iktidarı 5 sene sürebildi.
2000’li yılların başından itibaren eski Sovyet cumhuriyetlerinde yaşanan bir dizi devrimin bir halkası da Orta Asya’nın kalbinde yer alan Kırgızistan’da gerçekleşmiş ve Askar Akayev’ın görevden uzaklaştırılmasıyla devlet başkanlığına Kurmanbek Bakıyev gelmişti. Akayev’in zengin elitin parlamentoda koltuk kazanmasını engellemesi üzerine ülke karışmış ve “Lale Devrimi” gerçekleşmişti.
Bakıyev görevde kaldığı süre boyunca özelleştirmelere aynı hızla devam etti ve kendi akrabalarına usulsüz servet sağlamakla suçlandı. Hükümete yönelik bu öfke Nisan ayının başlarında Talas’ta patladı.
Muhaliflerin gösterisine polis tarafından izin verilmemesi üzerine başlayan olaylar 24 saat içerisinde tüm ülkeye yayıldı. “Taşralılar”ın öfkesi tüm ülkede yankılandı. Polisin gerçek mermi kullandığı olaylarda göstericiler kısa bir sürede devlet televizyonu ele geçirdi, parlamento binasını kuşattı ve hükümeti istifaya zorladı.
Devrik Devlet Başkanı Bakıyev, ilk olarak istifa etmeyeceğini açıklasa da beklediği dış desteği bulamayınca ülkeden kaçtı. Kırgızistan’da şu an geçiçi hükümet kuruldu ve seçimlere kadar eski Dışişleri Bakanı Roza Otunbayeva, Devlet Başkanlığı görevini üstlendi.
Kırgızistan Orta Asya’nın tam ortasında bulunuyor ve iki büyük gücün satranç tahtası konumunda. Amerika Birleşik Devletleri, Manas’ta bulunan askeri üssünü Afganistan Savaşı’nda lojistik ve ikmal merkezi olarak kullanırken, Rusya’da ülkede askeri üs kurabilmek için pusuda bekliyor. İki güç arasında kalan Bakıyev, ikili oynamayı tercih etti. Rusya’dan Manas’ta bulunan askeri üssü kapatma sözü karşısında 450 milyon dolar alan Bakıyev kısa bir süre sonrasında ABD ile üssün kullanım süresini uzatan sözleşmeye imza attı.
Belki de bu yüzden devrim sonrasında ne Rusya ne de ABD tavrını Bakıyev’den yana koydu.
Hükümetin devrilmesinin üzerinden henüz kısa bir süre geçmiş olabilir ancak büyük resme baktığımızda 2005’teki “Lale Devrimi” ile bu ay başında yaşanan olayların farkı hemen ortaya çıkıyor. 2005 yılının Şubat ve Mart aylarında elitler kendi hakları için hükümeti devirmişti ancak Lale Devrimi’nin ömrü sadece 5 sene sürdü. Bir gün içerisinde spontane bir şekilde gelişen bu olaylarda halk başroldeydi. Polisin mermileri karşısında yılmayan “taşralılar” kısa bir sürede istediklerini elde ettiler ve bu devrim, Lale Devrimi’nin sonunu getirdi.
Bu yazı Sosyalist İşçi gazetesinin 392. sayısı için yazılmıştır.
14 Nisan 2010 Çarşamba
12 Nisan 2010 Pazartesi
Bastığın Yerde / Vicdan Filmleri
Bastigin Yerde (On the Ground You Stepped) from Antifa Genclik on Vimeo.
Evrim Alataş
Min Dit from Bezar Film on Vimeo.
11 Nisan 2010 Pazar
6 Nisan 2010 Salı
Resignation of an engineer: Return of the activist

Buraya kadarmış...
2 Nisan 2010 Cuma
Geleneği gereği "Hain"
Gerçek ismi midir yoksa müstear mıdır biliyorum ama TKP'nin haber portalı olan sol.org.tr'de Yurdakul Er ismi ile yazan bir köşe yazarı bulunmakta.
Geride kalan yaz aylarında İran bir sivil ayaklanma yaşarken, zat-ı şahane bir yazı kaleme almış. Komünist Parti'nin internet sitesinde yazan Yurdakul Er, İran seçimleri sonrasında Musavi yandaşlarını şöyle tanımlıyor:
"Musavi'nin büyük bölümü disko döküntülerinden oluşan ve sokaklarda gövde gösterisi yapan "özgürlükçü solcuları" ile Türkiye'deki liberal bataklığın sol kıyısı ("sivil toplum çöpleri") arasında bir fark yok."
Daha da ileri giden bu zat, "İran'da epeydir biti kanlanmış yeni zenginler, pek de geniş sayılamayacak bir şımarık orta sınıf desteğinde iktidara yükleniyor. Solumuzun, Ahmedinejad gibi bir siyasal kimlik nedeniyle zor duruma düşmesini anlamakta yine de zorlanıyoruz. Türkiye'deki aydınlanma mücadelesinin inkârcıları, artık her türlü zekâ kırıntısını yemiş durumdaki "1923 düşmanları", bu zorluğun kaynağıdır." ifadesini kullanmakta hiç bir beis görmüyor.
Ancak bence en önemli satır sonlarda gizli. 26 Haziran 2009 tarihli yazının son cümlelerinden birisi şöyle:
"1923'ün ve işçi sınıfımızın önemi burada bir kez daha kendi kanıtlıyor. İran'ın bir 1923'ü veya 27 Mayıs'ı yok ki..."
27 Mayıs askeri darbesi ile işçi sınıfı bağlantısını kuran bu adam 1923'e göz kırpmaktan da geri kalmıyor ve kemalizmin dehlizlerine dalıyor. İlk başta bu yazı ironi içeriyor gibi görünebilir ancak maalesef öyle değil ve TKP'nin bugünkü durumun yansıtması açısından oldukça aydınlatıcı.
Gelelim bu yazının yazılma sebebine: Hainlik.
25 Mart tarihli Yurdakul Er imzalı son makalenin her yanından şövenlik akıyor. Sırrı Süreyya Önder üzerinden Taraf, Birikim ve Radikal'e saldırıyor ama asıl amacının Troçki ve Troçkistler olduğu belli. Stalinist geleneğin, Troçki'yi karalamasına oldukça alışkınız. Sonuçta ellerinde onun kanı var. Ama Yurdakul Er, 1917 Devrimi'nin önderlerinin katlini meşru gösterir ve onları hainlikle suçlarken, Yalçın Küçük'ü örnek bir devrimci olarak öne sürüyor. İnsanların isimleri üzerinden bile ırkçılık yapabilen, "27 Mayıs'ı ben yaptırdım" diyen darbeci Yalçın Küçük'ü.
Burada tek soru var aklıma takılan:
1- İnancıyla siyasi görüşünü birbirine engel görmeyen Sırrı Süreyya Önder mi geleneği gereği hain yoksa Merkez Komite üyelerinin neredeyse tamamını ihanetle suçlayarak öldüren Stalin ve hala onu savunabilenler mi?
30 Mart 2010 Salı
Açık Radyo

29 Mart 2010 Pazartesi
Özgürlük Sokakta




.svg.hi.png)

