Sayfalar

8 Ekim 2010 Cuma

Negzel günlerdi

Cuma neşesi - Apaçi Stayla


İstanbul'dan Ankara'ya yeni taşınmış birisi olarak en büyük korkum bu arkadaşlardı. Neyse ki henüz böyle tiplerle karşılaşmadım ancak bu karşılaşmayacağım anlamına gelmez. 

O yüzden bir apaçiyle karşılaştığımda ne yapmam gerektiğini bana hatırlatması babında bu videoyu gururla paylaşıyorum.


21 Ağustos 2010 Cumartesi

Tekirdağ, Antalya, İstanbul, Ankara..


Ee ne bok yiycem ben şimdi? Soru budur. Cevabını bulana ise benden bir sıkımlık diş macunu hediye. Tekirdağ şantiyesi bitiyor. İki ay süren bu şantiyeden pek iyi anılarla ayrılıyor değilim.

Kartal, Düzce, Isparta derken yeni hedef belli oldu… Antalya.

“Ne işim var benim orda?” diyemiyorsun patrona ve ya “ben döneyim Özkan Bey. Sevgilim bekler”. Tam yerleşik hayata dönüyorum diye beklerken iyice seferi olduk. Saçma sapan çalışma saatleri ve sıcaklar birleşince tam bir işkence oldu şantiye mühendisliği.

İki ay önce “plaza mode on” iken şimdi tır garajında post giriyorum. Memnunum bundan ama bir yere kadar.

Artık yerleşik bir hayat ister bu gönül. Ancak kafa İstanbul’da, gönlüm Ankara’da bedenim Tekirdağ’da. İki ay önce aklıma bile gelmezken şimdi Ankara'dan iş arıyorum. Ve Ankara'ya yerleşmeyi düşünüyorum.

Var mı bu denklemin içinden çıkabilecek olan?

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Power of the People

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Seni sevmeyen ölsün be



Sanırım ilk politik eylemimin sebebi oldu Ahmet Kaya. MGD gecesinde yaşananlardan sonra babam evdeki Ahmet Kaya albümlerini atılmasını istediğinde saklamıştım bir kaç tanesini. Hatırladıklarım: Resitaller 2, Beni bul ve Yorgun demokrat.

90'lı yıllardan bu güne değin çok şey değişti bu ülkede ancak hala türkiye sınırları içerisinde yayınlanan en protest albüm "Şarkılarım Dağlara"dır.

"sana yalan söyleyemem
darılırsın yavrucağım
ağabeyin bir gün dağdan döner
giden gelmez, geri dönmez
sarılırsın yavrucağım
bilmiyor musun yavrucağım
sen üzülme, sıra bende
gideceğim yavrucağım"

14 Haziran 2010 Pazartesi

Enerji mimarlığı

İnşaat Dünyası dergisinin Haziran 2009 sayısı için yazdığım derlemedir:



Çevresel sorunların son zamanda olağanüstü artış göstermesi ve enerjiye olan talebin artması, mühendislik ve mimariyi yeni çözüm yolları aramaya itiyor. Enerji üretiminin önemli bir bölümünün binalarda gerçekleşmesi sebebiyle binaların enerji performansını arttırmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek kaçınılmaz bir hale geliyor. Birleşmiş Milletler 1972 yılında Stockholm Bildirgesi ile çevresel sorunların evrenselliğini kabul etti ve yeni teknolojilerin gerekliliğinin ortaya koydu. 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü kapsamında da küresel ısınmanın sebebi olan CO2 salınımının azaltılması yönünde kararlar alınması gerekiyor. Bilindiği gibi Türkiye’nin CO2 salınımı her geçen sene artıyor. Son verilere göre Türkiye’de kişi başına karbon salınımı 4,5 ton ve bu miktar bir tedbir alınmadığı takdirde her geçen gün artma eğiliminde.

Hidroelektrik Santraller – Sorun mu, Çözüm mü?


Cumhuriyetin ilk yıllarında artan sanayileşme ile birlikte Türkiye’deki en önemli sorunlardan birisi enerji açığının karşılanması oldu. Bu amaçla 1935 yılında Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü (EİE), Türkiye’deki elektrik enerjisi üretim imkânlarını araştırmak için kuruldu. Yapılan çalışmalar sonucunda 1950’li yılların başında Türkiye’de toplam kurulu güç 400 MW düzeyindeyken, EİE’nin 2009 sonu verilerine göre, şu anda sadece işletmedeki 172 HES’in toplam kurulu gücü 13 bin 700 MW seviyesinde. Üretim yapan tüm santrallerin toplam kurulu gücü ise çoktan 40 bin MW sınırını geçti. Bunun yanında 8 bin 600 MW Kurulu güce sahip hidroelektrik santraller ise şu an inşa halinde. Yapılan çalışmalara göre şu an Türkiye’deki hidroelektrik enerji potansiyeli ise 45 bin MW’a ulaşıyor.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Bilmem kaç ayın sultanı

Futbolun kalbi sonunda Afrika'da atmaya başlayacak. Vuvuzelalı günler bizi bekliyor ve o sinir bozucu sese ne kadar dayanırız bilmiyoruz.
Organizasyonun PR sorunu olduğu ve dünyayı kupa atmosferine sokamadığı kesin ama ilk düdük çalınca değişir muhtemelen her şey. Bakalım kaç maçı takip edebileceğiz. İş gereği günün ilk iki maçını izleyemeyeceğim. O yüzden 21:30 maçları umarım bol gollü ve zevkli olur.

Bir ay sonunda kim kaldırır kupayı?
Mantığım favori İspanya, plase İngiltere diyor ama diğer yandan da Arjantin ve Fildişi'nin sürprizlerine seviniyor olacağız.

8 Haziran 2010 Salı

working class hero

İlk olarak kimsenin sevdiği için politika yaptığını düşünmüyorum. Politika bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor ve “mecburen” kendimizi sokakta buluyoruz.
İlginç bir politika yolculuğum olduğunu düşünüyorum esasında. Yıllarca aldığın eğitim sonrasında Kemalist olarak yetişen kuşağın bir temsilcisi olarak AKP’ye bakışım 2007 yılına kadar “bunlar şeriatçı kardeşim” ve “fırsatını bulsalar kesecekler” bizi şeklindeydi.
Ve –daha sonra Mihri Belli’nin teorize ettiği şekliyle- Kemalizm ve sosyalizm arasında bir adım olduğunu sananlardandım. Ta ki Hrant’ın katledilmesine kadar. O güne kadar orta sınıf bir ailenin Hanefi geleneğine göre yetişmiş Kemalist bir bireyi olarak ilk kez kendimden rahatsız oldum.
DSİP’le tanışmam ise bu sürecin sonunda oldu ve yaklaşık olarak 2 yıldır örgütlüyüm.
Şimdi gelelim bu postun neden yazıldığına.
Son bir ayda fark ettiğim kadarıyla Türkiye’de günce l politika içinde bulunmak çok meşakkatli bir uğraş.
Bir ay kadar önce Zonguldak’tan istifa edip İstanbul’a döndüğümden beri neler olmuş bir düşünüyorum da:
• Anayasa tartışmaları
• Nükleer ihalesi
• İran’la uranyum takası anlaşması
• Zonguldak’ta maden faciası
• Ermeni soykırımı tartışmaları
• Baykal’ın seks kaseti
• Muğla’da faşist saldırı
• Gazze’ye giden konvoya İsrail’in saldırısı vs.
Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Blogu açmamın esas nedeni değişik yerlere yazdığım yazıları yayınlamaktı ancak bırakın yayınlamayı, yazamadım bile.
Neyse efendim zamanında return of the activist demişiz ama working class hero olduk yeniden.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Free Information

10 Mayıs 2010 Pazartesi

What the fuck!

8 Mayıs 2010 Cumartesi

4 Mayıs 2010 Salı

No To The Bureaucracy

Askeri vesayete sahip çıkan milletvekilleri

Son günlerde tüm Türkiye, Ankara’ya kilitlendi. AKP tarafından meclise sunulan ve 2. tur oylamaları halen devam eden anayasa değişikliği paketi halkı ikiye bölmüş durumda. Bir yanda 1982 Anayasası’nın değiştirilmesini isteyenler, diğer yanda 12 Eylül’ün dayattığı askeri vesayetin devamını isteyenler.

Toplumun önemli bir kesimi anayasanın değiştirilmesinin isterken, hiç de azımsanmayacak bir kesim bu anayasanın tamamen çöpe gönderilip, sivil bir anayasa yapılmasını istiyor.

Yapılan anketlerde halkın yüzde 60’ının anayasa değişiklik paketinin desteklediği bilinmesine rağmen ilk günden itibaren CHP ve MHP bu değişikliğe karşı olduklarını açıklayarak tavırlarını net bir şekilde ortaya koydular. Görüşmelerin ilk turunda CHP ve MHP’nin tüm engelleme taktiklerine rağmen paketin tüm maddeleri, referandum sınırı olan 330 ve üzerinde oy aldı ve görüşmelerin ikinci turuna geçildi. Halkın oylarıyla meclise girmiş temsilciler, halkın isteğine karşı tutum almakta bir mahzur görmediler.

Pazartesi (3 Mayıs)günü yaşanan bir gelişme ise bu durumu daha net bir şekilde ortaya koyuyor. Siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıracak olan anayasa değişikliğinin 8. maddesi ikinci tur oylamasında aldığı 327 oyla paketten düştü. Bu karara göre Anayasa Mahkemesi, Demokles’in kılıcı gibi siyası partilerin üzerinde sallanmaya devam edecek. Anayasa Mahkemesi kurulduğu 1963 yılından beri 27 siyasi partiyi değişik gerekçelerle kapattı.

Artık açık bir şekilde görülüyor ki bu pakete meclis sahip çıkmıyor, halk sahip çıkmalı. Kısmen de olsa bizi 1982 Anayasası’ndan kurtaracak olan bu pakete desteğini sürdürürken, yeni, sivil, demokratik bir anayasa talebini dile getirmeli.

Bu anayasa, toplumun tüm kesimlerini buldozer gibi ezen 1980 askeri darbesinin anayasasıdır ve milletvekilleri anayasayı değiştirecek iradeye sahip değiller.

Biz sosyalistler bu anayasa değişikliği paketinin arkasında dururken, sivil bir anayasa ihtiyacını görmezden gelmiyoruz. 10 Nisan günü Kadıköy Meydanı’nda “Sivil ve Demokratik Anayasa Platformu” tarafından örgütlenen mitingin gösterdiği üzere “12 Eylül Anayasası çöpe” diyoruz.

Bu yazı marksist.org sitesi için yazılmıştır.

2 Mayıs 2010 Pazar

I am not a man, I am Cantona

Dünyaya belki ondan daha yetenekli futbolcular geldi ama sadece birisi Cantona olabildi.



"he's cantona... he's done it!"

Bugün bu golü atabilecek belki bir çok futbolcu var: Messi, Ronaldo, Ibrahimovic v.s.
Ancak hiç birisi bu golü bu kadar görkemli atamaz. Cantona'yı diğerlerinden ayıran en önemli fark budur bence.

Eric "The King" bir futbolcudan çok daha fazlasıydı. Bir filozof, oyuncu, tiyatro aşığı, reklam yıldızı..
Cantona'yı uzun yıllardır futbl yorumcuları tanımlama çalışıyorlar ancak bunu en iyi yapabilen yine kendisi oldu.

Ken Loach'un "LooKing or Eric" filminde başrolü paylaşan Fransız yıldız kendisiyle ilgili önemli bilgiler veriyor.

Evet o sıradan birisi değildi. O, Cantona'ydı..


22 Nisan 2010 Perşembe

Yes to Occupied Factories!

21 Nisan 2010 Çarşamba

Reforms = Chloroform

Mayıs 1968'in posterlerinden sadece birisi. Çeviriye, tanıma gerek bırakmayacak kadar net.
Bu poster herkesi dönemin muhafazakar hükumeti tarafından yapılan reformları ret etmeye çağırıyor.
Reformların kabulü halk hareketinin zayıflaması anlamına gelecek.

Youth Disturbed Too Often By The Future

Songs i should have written vol.3


The Animals - Dont let me be misunderstood

Kemalist kişilik bozukluğu (KKB)



20 Nisan 2010 Salı

Renkli Devrimler çağı bitti



2003 yılında eski Sovyet Cumhuriyetlerinde başlayan devrim hareketlerinin ömrü çok kısa oldu. 2003 yılında Gürcistan’da başlayan ayaklanma sonucunda “Gül Devrimi” gerçekleşmiş ve Michael Saakaşvili iktidara geldi. Saakaşvili geride kalan sürede ülkesini yolsuzluk bataklığına saplarken, Osetya sorunu nedeniyle ülkesini de savaşa sürüklemekten geri kalmadı.
Saakaşvili’nin “Gül Devrimi”ni ardından bir diğer Karadeniz ülkesi olan Ukrayna’da da hükümet devrildi. 2004 yılı sonunda yapılan başkanlık seçimlerine hile karıştırıldığını iddia eden muhalif lider Victor Yuşçenko, seçimi kaybetmesinin ardından tüm destekçilerini sokağa çıkmaya çağırmış ve 2 ay süren olayların sonunda iktidarı ele geçirmişti. Yuşçenko’nun kampanyası boyunca Turuncu rengi kullanması sebebiyle Ukrayna’daki bu olaylar “Turuncu Devrim” olarak adlandırıldı. Ancak Yuşçenko’nun adı da yolsuzluklara karıştı ve bu sene başında yapılan seçimleri kaybetti.
Aynı dönemde Kırgızistan’da da Asker Akayev “Lale Devrimi” uzaklaştırılmış ve yerine Kurmanbek Bakıyev gelmişti. 2005 yılında iktidara gelen Bakıyev koltuğunda sadece 5 sene oturabildi.

Lale Devrimi'nin sonu


Kırgızistan’da yaklaşık 15 gün önce halk sokağa indi, polisle çatıştı, hükümeti devirdi. Sonunda devlet başkanı Bakıyev ülkeden kaçmak zorunda kaldı. 2005 yılında “Lale Devrimi” ile başa gelen Bakıyev’in iktidarı 5 sene sürebildi.

2000’li yılların başından itibaren eski Sovyet cumhuriyetlerinde yaşanan bir dizi devrimin bir halkası da Orta Asya’nın kalbinde yer alan Kırgızistan’da gerçekleşmiş ve Askar Akayev’ın görevden uzaklaştırılmasıyla devlet başkanlığına Kurmanbek Bakıyev gelmişti. Akayev’in zengin elitin parlamentoda koltuk kazanmasını engellemesi üzerine ülke karışmış ve “Lale Devrimi” gerçekleşmişti.

Bakıyev görevde kaldığı süre boyunca özelleştirmelere aynı hızla devam etti ve kendi akrabalarına usulsüz servet sağlamakla suçlandı. Hükümete yönelik bu öfke Nisan ayının başlarında Talas’ta patladı.

Muhaliflerin gösterisine polis tarafından izin verilmemesi üzerine başlayan olaylar 24 saat içerisinde tüm ülkeye yayıldı. “Taşralılar”ın öfkesi tüm ülkede yankılandı. Polisin gerçek mermi kullandığı olaylarda göstericiler kısa bir sürede devlet televizyonu ele geçirdi, parlamento binasını kuşattı ve hükümeti istifaya zorladı.
Devrik Devlet Başkanı Bakıyev, ilk olarak istifa etmeyeceğini açıklasa da beklediği dış desteği bulamayınca ülkeden kaçtı. Kırgızistan’da şu an geçiçi hükümet kuruldu ve seçimlere kadar eski Dışişleri Bakanı Roza Otunbayeva, Devlet Başkanlığı görevini üstlendi.

Kırgızistan Orta Asya’nın tam ortasında bulunuyor ve iki büyük gücün satranç tahtası konumunda. Amerika Birleşik Devletleri, Manas’ta bulunan askeri üssünü Afganistan Savaşı’nda lojistik ve ikmal merkezi olarak kullanırken, Rusya’da ülkede askeri üs kurabilmek için pusuda bekliyor. İki güç arasında kalan Bakıyev, ikili oynamayı tercih etti. Rusya’dan Manas’ta bulunan askeri üssü kapatma sözü karşısında 450 milyon dolar alan Bakıyev kısa bir süre sonrasında ABD ile üssün kullanım süresini uzatan sözleşmeye imza attı.

Belki de bu yüzden devrim sonrasında ne Rusya ne de ABD tavrını Bakıyev’den yana koydu.

Hükümetin devrilmesinin üzerinden henüz kısa bir süre geçmiş olabilir ancak büyük resme baktığımızda 2005’teki “Lale Devrimi” ile bu ay başında yaşanan olayların farkı hemen ortaya çıkıyor. 2005 yılının Şubat ve Mart aylarında elitler kendi hakları için hükümeti devirmişti ancak Lale Devrimi’nin ömrü sadece 5 sene sürdü. Bir gün içerisinde spontane bir şekilde gelişen bu olaylarda halk başroldeydi. Polisin mermileri karşısında yılmayan “taşralılar” kısa bir sürede istediklerini elde ettiler ve bu devrim, Lale Devrimi’nin sonunu getirdi.

Bu yazı Sosyalist İşçi gazetesinin 392. sayısı için yazılmıştır.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Songs i should have written vol.2


Jefferson Airplane - Somebody to Love

De get manyah!!!

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bastığın Yerde / Vicdan Filmleri

“Sağduyunun, vicdanın sesi suskunluğa mahkûm edildi. Şimdi o vicdan çıkış yolu arıyor.“ Hrant Dink

Bastigin Yerde (On the Ground You Stepped) from Antifa Genclik on Vimeo.

Evrim Alataş

Kendisini ilk BirGün okuduğum zamanlar fark etmiştim. Kürt Sorunu ile hakkında yazdıklarının sıkı takipçisi olmuştum. 32. Gün programında Roni Margulies ve Doğu Ergil ile birlikte asker eskisi O. P.'nu nasıl madara ettiğini halen unutamam.
Kendisinin kanser ile mücadele ettiğini ise çok geç öğrendim. 11 Şubat'ta yazdığı 'İçerideki' Arkadaşımın Mektubu isimli yazıyla Taylan Çintay'ın yaşadıklarını anlatırken bir kelime ile geçiştirmişti kanser olduğunu.

Bu gün kaybetmişiz kendisi.Kendisini hiç tanımadım, oturup bir çay içmedim, hiç karşı karşıya gelmedim ancak bu haber kendimi iğrenç hissetmemi sağladı.

Artık senaryosunu yazdığı Min Dit'i görmek farz oldu.


Min Dit from Bezar Film on Vimeo.


Roni Margulies ve Doğu Ergil ile birlite katıldığı 32. Gün programını izlemek için ise tıklayınız.

11 Nisan 2010 Pazar

6 Nisan 2010 Salı

Resignation of an engineer: Return of the activist


Buraya kadarmış...

Şu ana kadar çalıştığım tüm işlerde olduğu gibi burada da 3 aydan fazla kalamadım. Bu 3 boyunca burada kalmamı sağlayan en önemli söz ise Roni'den gelmişti: "İyi de onlar sosyalist değil"

Zonguldak'ta geçen süre tam anlamıyla bir ikilem oldu benim için. "Modern kölelik" üzerine kurulu inşaat sektöründe çalışan bir sosyalist.

Ben de bir işçiyim ancak işçiler bana patron gözüyle bakıyor, benimle birlikte çalışan mühendisler ise işçi olduğunu unutup kendisini patron sanıyor.
Bu çetrefilli durum karşısında kime nasıl davranacağını kestirmek oldukça güç ve kime nasıl davranacağına el yordamıyla karar veriyorsun.

Bir yandan para kazanmak zorunda olduğun için yoğun çalışmak zorundasın ama gel gelelim o kadar fazla çalışıyorsun ki sonraki gün verimli olamıyorsun. Yani keyif için değil ölmemek için yemek yeyip, dinlenmek durumundasın.

Mühendis de olsan işçi de olsan durum aynı. Ciğerlerimde kalan bronşit izi de bana Zonguldak'tan kalan yadigar oldu.

Son dönemde arkadaşlarımın en favori sözünü buraya yazmak da farz oldu bir yandan, çünkü 1968'inin Paris'inden gelen bu söz durumu çok iyi özetliyor:

"Açlıktan ölmeme garantisini can sıkıntısından ölme garantisiyle satın aldığımız bu dünya batsın"

Gün bu üretim çarkından çıkıp sokağa dönme günüdür. Çünkü özgürlük sokakta!

2 Nisan 2010 Cuma

Geleneği gereği "Hain"

Gerçek ismi midir yoksa müstear mıdır biliyorum ama TKP'nin haber portalı olan sol.org.tr'de Yurdakul Er ismi ile yazan bir köşe yazarı bulunmakta.

Geride kalan yaz aylarında İran bir sivil ayaklanma yaşarken, zat-ı şahane bir yazı kaleme almış. Komünist Parti'nin internet sitesinde yazan Yurdakul Er, İran seçimleri sonrasında Musavi yandaşlarını şöyle tanımlıyor:

"Musavi'nin büyük bölümü disko döküntülerinden oluşan ve sokaklarda gövde gösterisi yapan "özgürlükçü solcuları" ile Türkiye'deki liberal bataklığın sol kıyısı ("sivil toplum çöpleri") arasında bir fark yok."

Daha da ileri giden bu zat, "İran'da epeydir biti kanlanmış yeni zenginler, pek de geniş sayılamayacak bir şımarık orta sınıf desteğinde iktidara yükleniyor. Solumuzun, Ahmedinejad gibi bir siyasal kimlik nedeniyle zor duruma düşmesini anlamakta yine de zorlanıyoruz. Türkiye'deki aydınlanma mücadelesinin inkârcıları, artık her türlü zekâ kırıntısını yemiş durumdaki "1923 düşmanları", bu zorluğun kaynağıdır." ifadesini kullanmakta hiç bir beis görmüyor.

Ancak bence en önemli satır sonlarda gizli. 26 Haziran 2009 tarihli yazının son cümlelerinden birisi şöyle:

"1923'ün ve işçi sınıfımızın önemi burada bir kez daha kendi kanıtlıyor. İran'ın bir 1923'ü veya 27 Mayıs'ı yok ki..."

27 Mayıs askeri darbesi ile işçi sınıfı bağlantısını kuran bu adam 1923'e göz kırpmaktan da geri kalmıyor ve kemalizmin dehlizlerine dalıyor. İlk başta bu yazı ironi içeriyor gibi görünebilir ancak maalesef öyle değil ve TKP'nin bugünkü durumun yansıtması açısından oldukça aydınlatıcı.

Gelelim bu yazının yazılma sebebine: Hainlik.

25 Mart tarihli Yurdakul Er imzalı son makalenin her yanından şövenlik akıyor. Sırrı Süreyya Önder üzerinden Taraf, Birikim ve Radikal'e saldırıyor ama asıl amacının Troçki ve Troçkistler olduğu belli. Stalinist geleneğin, Troçki'yi karalamasına oldukça alışkınız. Sonuçta ellerinde onun kanı var. Ama Yurdakul Er, 1917 Devrimi'nin önderlerinin katlini meşru gösterir ve onları hainlikle suçlarken, Yalçın Küçük'ü örnek bir devrimci olarak öne sürüyor. İnsanların isimleri üzerinden bile ırkçılık yapabilen, "27 Mayıs'ı ben yaptırdım" diyen darbeci Yalçın Küçük'ü.

Burada tek soru var aklıma takılan:

1- İnancıyla siyasi görüşünü birbirine engel görmeyen Sırrı Süreyya Önder mi geleneği gereği hain yoksa Merkez Komite üyelerinin neredeyse tamamını ihanetle suçlayarak öldüren Stalin ve hala onu savunabilenler mi?

30 Mart 2010 Salı

Açık Radyo


Açık Radyo kurulalı 15 sene olmuş, benim kendileri ile tanışıklığım ise 6-7 sene önce bir arkadaş sohbetinde kulağıma çalınması oldu.
Ara sıra dinlerdim kendilerini ancak son 2 yıldır başta Açık Gazete olmak üzere birçok programın bağımlısı olmuş durumdayım. Bunda o davudi sesi ile Avi'nin payı yüksek tabi ki.
Neyse ben bu postu yazmayı bırakıp Açık Gazete'yi dinlemeye gidiyorum.
İlgilenenler için pazar günü 7.si sona eren Dinleyici Destek Projesi'nden fotoğraflar Açık Radyo'nun internet sitesinde.

29 Mart 2010 Pazartesi

Özgürlük Sokakta


Berlin Duvarı'nın yıkılması ile birlikte, neredeyse tüm dünyada tek bir düşünce hakimdi; kapitalizmin artık alternatifsiz oluşu. Tüm dünyada hararetli bir tartışma devam edereken, Fukuyama biraz daha ileri giderek "Tarihin Sonu" isimli eserinde kapitalizmin evrensel zaferini ilan ediyordu. 1989'u izleyen dönemde bütün Avrupa'da "merkez sol" olarak adlandırılan partiler Üçüncü Yol adı verilen politik hatta sürüklendi. Neoliberal politikalara bulaşan sosyal demokrat partiler yükselişe geçti ve İngiltere'de Tony Blair'in ipini çektiği bu akım bir kurtarıcı olarak gösterilmeye çalışıldı. 1989'dan sonra başlayan kapitalizmin evrensel zaferi sadece 10 sene hüküm sürebildi.

Ancak 1999 yılının sonlarına doğru, Amerika Birleşik Devletleri'nde beklenmedik bir olay meydana geldi. Seattle, sadece müzik tutkunlarının bildiği, "grunge"ın merkezi olan kent olmaktan öteye taşındı. Yeni bir hareketin simgesi, başlangıç noktası olarak anılmaya başlandı.

Peki Seattle'da ne olmuştu?

Dünya Ticaret Örgütü ,yeni milenyumunun ekomomik anlaşmalarına yön vermek için 30 Kasım 1999 tarihinde Seattle'da bir araya gelecekti. Ancak toplantıların başlayacağı gün –en kötümser tahminlere göre- 40 bin kişi polise, barikatlara, gaz bombalarına rağmen toplantının açılış törenini engellemeyi başardı. Gösteriler o derece büyümüştü ki dönemin ABD başkanı Bill Clinton, konferansta yapacağı konuşmayı iptal etmek zorunda kaldı ve toplantı tam bir fiyasko ile sonuçlandı.

Protesto gösterileri Seattle'ı aştı ve dünyanın birçok kentinde eş zamanlı gösteriler düzenlendi. Küreselleşen kapiatalizme karşı küresel direniş yükseliyordu: Antikapitalist Hareket.

Kaplumbağaları kurtarmak için mücadele edenler, polisle catışırken yanında bir Boeing işçisini görüyordu. Kamyon şoförleri ile çevreciler aynı amaç için bir araya gelmişti. Neoliberal politikaların boşa çıkması, gösterilerin bu derece büyük olmasını sağladı.

Seattle, yaklaşık 20 yıldır sürekli saldırıya uğrayan, kazanımlarını kaybeden işçi sınıfına bir umut oldu. Emekçiler, kapitalizmin insanlığa kan ve gözyaşı dışında bir şey getirmediğine hep birlikte tanıklık etti. Yugoslavya'da, Afganistan'da, Irak'da, Çeçenistan'daki askeri müdahaleler "Yeni Dünya Düzeni"nin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Uzak Doğu'daki doğal afetler inanılmaz bir hızla arttı, Katrina gibi Amerika'yı da vuran felaketler, Afrika'daki kuraklık ve geçtiğimiz günlerde Türkiye'de yaşanan sel felaketi, gözü dönmüş vahşi kapitalizmin sonucu olarak gerçekleşti.

1999'da başlayan süreç, 11 Eylül sonrasında bünyesine savaş karşıtı güçleri de katarak, Seattle'dan alınan motivasyon ile yoluna devam etti. Haziran 2001'de 100 bin kişi Barselona'da Dünya Bankası'na karşı buluştu. Aynı yılın Temmuz ayında ise Cenova'da 300 bin kişi sesini G8'e karşı yükseltti. Porto Alegre'de (Brezilya), Doha'da (Katar), Cancun'da (Meksika) farklı güçler bir araya gelerek başka bir dünyanın mümkün olduğunu haykırdılar.

Afganistan ve Irak'ın işgal döneminde, içerisinde Ankara'nın da aralarında bulunduğu birçok kentte milyonlarca insan "savaşa hayır" dedi.

İzleyiciler